Sır saklamak bir irade imtihanıdır Bu imtihanı kazanmayan hayatta hiçbir imtihanı kazanamaz | Hazreti Ali

12 Kasım 2018 Pazartesi

KUL HAKKINA RİAYET ETMENİN ÖNEMİ



Yüce dînimizin temel hedefi, insanların hem Allah ve insanlar ile, hem de diğer canlı-cansız varlıklar ve eşyâ ile ilişkisini “adl” üzere düzenlemektir. Kur’an’daki adl emriyle, her şeyi yerli yerine koymak, hak sâhibine hakkını vermek ve orta yolu izlemek kasdedilmektedir.

Temel vasfı kulluk olan insanın diğer varlıklara karşı belli esâslar çerçevesinde davranması ve insanlara ezâ verecek şeyleri ortadan kaldırması îmânın gereği sayılmaktadır.

Nitekim bir hadîste şöyle buyrulmuştur: “Îmân, yetmiş şu kadar şûbedir. Bunun en yukarı derecesi Allah’tan başka ilâh yoktur demek; en aşağı derecesi ise yolda insanlara ve diğer varlıklara engel olan, eziyet veren şeyi ortadan kaldırmaktır.

İnsanoğlunun en büyük zaafı, kendi nefsânî arzularına göre kural tanımadan yaşama temâyülüdür. Çünkü insanın temel içgüdüsünde na’linci keseri gibi sürekli kendine doğru yontan ciddî bir zaaf vardır.

Allah Teâlâ beşerî münâsebetlerin en somut biçimde yaşandığı ticârî konularda vaz’ettiği temel esâslarla bütün sosyal ve insânî münâsebetleri düzenleyecek kurallar koymuştur.

Nitekim bu konudaki âyetlerde şöyle buyrulur: “Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve doğru terâzi ile tartın. Bu hem daha iyidir, hem de sonucu bakımından daha güzeldir.” “Ölçü ve tartıyı adâletle yerine getirin.

İlk âyette hükmün ölçtüğünüz zaman ifâdesi ile kayıtlanması, eksik ölçmenin bir şey satma; yâni menfaat ilişkisi sırasında oluşundandır. Satın alma sırasında bunu belirtmeye ihtiyaç yoktur.

Nitekim bir âyet-i kerîmede “Yazıklar olsun ölçü ve tartıya hile karıştıranlara! Onlar insanlardan bir şey aldıklarında tastamam ölçerek alırlar. Satarken ise eksik ölçüp tartarlar. Onlar büyük bir günde hesap vermek için diriltileceklerini hiç mi akıllarına getirmezler? O öyle bir gündür ki insanlar, âlemlerin Rabbının katında dîvan duracaklardır.”

Aslında dünyâ hayâtındaki sosyal münasebetlerin hepsi ticârete benzer. Nasıl ki insanlar ticârette alırken ve satarken kazanmak hırsıyla birtakım yanlışlara kapılıp hak ve adâlet terâzisini tam olarak kullanmakta zorlanırlarsa,

aynı şekilde beşerî münâsebetlerde de çıkarlarına âid husûslarda kendilerini sürekli haklı görüp baskı kurarak karşısındakinin hukukunu görmezden gelmek gibi yanlışlar yapmaktadır.

Adâlet ve terâzi emrinden, insanlara rızâlarının olmadığı durum ve konumlarda zulm ve gadretmenin Allah’a karşı bir isyân ve sonuçta insanın kendi kendine yazık etmesi, anlaşılmaktadır.

Allah Teâlâ’nın önümüze ticârî ilişkilerde ve beşerî münâsebetlerde terâziyi ya da hak ve adâlet ölçüsünü dengeli kullanma gereğini bir âhiret meselesi olarak koyması çok câlib-i dikkattir.

Bu dünyâda gadr ve zulm ile başkalarının hakkını gasbedenin, hesap gününde çok ağır bedeller ödeyeceği hem Kur’an âyetlerinin, hem de Hz. Peygamber’in hadîslerinin sıklıkla vurguladığı konulardır.

Şu hadîs, bu konudaki en çarpıcı örneklerden biridir. Allah Rasûlü ashâbına: “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb-ı kirâmdan bâzıları: “Bizim aramızda müflis, parasını ve malını kaybeden kimsedir” dediler.

Bunu üzerine Rasûlüllah (s.a.) buyurdu ki: “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyâmet günü namaz, oruç ve zekât sevaplarıyla gelir. Fakat ona buna sövmüş, kimilerine zinâ iftirâsı yapmıştır. Bâzı kimselerin malını yiyip bâzılarının kanını dökmüştür.

Kimilerini de darbetmiştir. Böyle birinin iyiliklerinin sevapları hak sâhiplerine verilince üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biter. Bu sefer hak sâhiplerinin günahları kendisine yükletilerek cehenneme atılır. İşte müflis budur.”

Böyle bir müflis kendisinden kul haklarının tahsil edildiği dehşetli kıyâmet gününde amel defterine baktığında kazandığı ve kurtuluşu için ümid beslediği sevaplarının silindiğini görecek ve paralarını başkalarına kaptıran müflis tüccârın “servetim ve paralarım” demesi gibi “amellerim ve sevaplarım” diyerek üstünü başını parçalayacaktır. Bunların temelinde gaflet, dikkatsizlik ve âhiret endişesinden uzak yaşayarak hak hukuk tanımazlık vardır.

Kıyâmet günündeki hesaplaşmanın dehşetini anlatan Allah Rasûlü’nün yukarıdaki hadîsinden başka boynuzsuz koyunun boynuzludan hakkını alacağı hadîsi de câlib-i dikkattir.

Sâdece insanlar birbirlerine yaptıkları zulüm ve haksızlıklardan değil, diğer varlıklar da kendi içlerinde ve insanlarla hakları açısından hesâba çekileceklerdir. 

O dehşet gününde hayvanların birbirinden ve insanlardan haklarını aldıktan sonra tekrar toprak olmalarına yönelik ilâhî emrin tecellîsi ardından rabbânî hakîkatlere kapalı gözlerin ve küfürle mâlûl kalblerin sâhiplerinin tahassürle uyanıp içlerinin burkulacağını Kur’an şöyle haber vermektedir: “İnkârcı kâfir diyecek ki keşke toprak olsaydım.”

İnsanların amel defterlerinde günahlarının üç nev’î olarak tasnif edildiği anlaşılmaktadır

İlk sırada küfür ve şirk gibi günahlar yer alır ki bunlar asla affedilmez.
İkinci sırada Allah Teâlâ’ya karşı küfür ve şirk dışında işlenen günahlar vardır ki bunlar affedilebilir.

Üçüncü sırada ise kul haklarına karşı işlenmiş günahlar yer alır. Bunlar asla karşılıksız bırakılmaz. Hak sâhipleri haklarını almadıkça hesap işlemi tamamlanmaz.

Bu konulardaki âyet ve hadîsler Müslümanların din kardeşleriyle olan ilişkilerinde hak mefhumu konusunda duyarlıklarını arttırmakta, ticârî ilişkilerden komşuluğa, borç alışverişinden yolda yürüyüşe kadar hassâsiyet kesbetmesini gerekli kılmaktadır.

Çünkü takvâ ehli bir Müslüman, din kardeşinin haklarına saygı göstermedikçe kendisini beşerî münâsebetler terâzisine hile katmış sayar.

Çünkü söz konusu âyetlerin doğru tartıp ölçmesini istediği terâzi, sâdece kantar, gram ve metre değil, aynı zamanda adâlet ve insâf terâzisidir.

Tevbe ve istiğfarda kul hakkına taalluk eden günahın mutlaka hak sâhibiyle helâlleşmek sûretiyle gerçekleşeceği kaydı, kul hakkının tevbe ve istiğfar ile giderilemeyeceği gerçeğini ve önemini anlatmaktadır.

Burada şu ilkeyi göz önünde bulundurmak gerekir: “Affetmek büyüklük, başkasının hakkını zâyi etmek ise zulümdür.” Allah Teâlâ azamet ve kibriyâsına yakışır bir biçimde kulunun kendisine taalluk eden haklarını bağışlar, ama huzûruna bir başkasının hakkıyla gelen kimseyi ise hak sâhibinin hakkını zâyi etmemek için- bağışlamaz. 

Kur’an-ı Kerîm’deki: “Kim zerre miktarı şer işlerse onun karşılığını görür” âyeti kul hakkına taalluk eden günahları kapsamaktadır.

Kul hakkının kapsamının genişliği sebebiyle Peygamberimiz bu konuda duyarlılık göstermiş ve vefât hastalığı sırasında mescide çıkıp minberden nasîhatler ettikten sonra halka hitâben: “Kimin ben de bir hakkı varsa, altın ve gümüşün bir işe yaramadığı günde, benden isteyeceğine şimdi çıkıp istesin” buyurmuştur.

Ayrıca Allah Rasûlü cenâze namazları sırasında ölenin borcunun olup olmadığını sorardı. Varsa borcun mîrâstan ödenmesini talep ederdi.11 Bugün cenâzelerdeki helâllik geleneği asr-ı saâdetteki bu uygulamaların bir devamı olsa gerektir.

Ancak helâllik almada sâdece ritüel olarak helâllik almak yerine fiilen de borcun ödenmesi gerekir.

Kul hakkından sakınıp bu konuda duyarlılık sâhibi olabilmenin en önemli etkenlerinden birisi kulun zulüm ve haramla rızkının artmayacağına; sayısal olarak artsa bile bu tür bir artışın genellikle musîbet ve felâketlerle elden çıkacağına ve kul hakkının asla bereket getirmeyeceğine inanmakla olur. Bir başkasının âhının olduğu maldan nasıl bereket ve huzûr beklenebilir ki?

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de hem kendisine küfür ve inkârda bulunanlara, hem de kul hakkını ihlâl edenlere zâlim adını vererek lânetlemiştir: “O gün bir melek herkesin duyacağı bir sesle bağırıp haberiniz olsun ki Allah’ın laneti zâlimler üzerinedir.”

Kul hakkı konusundaki duyarlılıklar dünyevî hayâttaki huzûru sağladığı gibi âhiret mutluluğunun da teminatıdır. Nitekim eliyle, diliyle, gözüyle ve sözüyle başkalarını incitmenin kul hakkına taalluk ettiğini bilen; eline, diline, gözüne ve gönlüne sâhip olur.

Toplum hayâtında her türlü imkânı başkalarını rahatsız etmeden kullanabilme becerisi bu duyarlılığı kazanmaya bağlıdır.

Çünkü başkalarını rahatsız etme endişesi taşımayan; yaptıklarının başkalarını inciteceğini düşünmeyen kimse, kolaylıkla kul hakkına giriverir. Başkasının apartmanın ve evinin önüne rızâsı olmadan arabasını park ediverir. 

Trafikte kuralların kendisine vermediği hakları uyanıklıkla gasbetmeye çalışır, önüne geçtiği ya da sıkıştırdığı insanların haklarını ihlâl ettiğini düşünmez. Evinin saçağından ya da balkonundan akan suyun başkasının bahçesine ya da arabasına zarar vermesini önemsemez.

Bizde kul hakkı denilince genellikle doğrudan başkasının malına ve canına taalluk eden haklar ile onlara verilecek zarar hatıra gelmektedir.

Oysa ki kul hakkının içine insanları incitebilecek her türlü davranış girmekte; sözden, bakış ve sû-i zanna kadar hepsi bu kapsam içinde yer almaktadır. Hattâ çevreyi, ekolojik dengeyi korumaya riâyet etmeyen; suya, havaya ve toprağa iyi davranmayan insanları bile aslında bu kapsam içinde görmek gerekir.

Bâzen farkında olarak, bâzen farkında olmadan gaflet ve dalgınlıkla irtikâb edilen bütün bu yanlışlar, insanlar için bir âhiret problemidir. Amellerin tartıldığı hesap gününde insanları mânen iflasa götürüp müflis duruma düşürebilir.

Müflis olmaktan kurtulmanın yolu Allah’a karşı muhlis bir kul, insanlara karşı mûnis bir dost ve arkadaş olarak kul hakkına riâyetten geçer

DİPNOTLAR
Nahl, 16/90. Müslim, Îmân, 58. Ayrıca bkz. Buhârî, Îmân, 3; Ebû Dâvûd, Sünnet, 14; Neseî, Îmân, 16; Tirmizî, Birr, 80; Îmân, 16; İbni Mâce, Mukaddime, 9. İsrâ, 17/35. Hûd, 11/85. Mutaffifîn, 83/1-6. Müslim, Birr, 59. Ayrıca bkz. Tirmizî, Kıyâmet, 2.7 Müslim, Birr, 60; Tirmizî, Kıyâmet, 2;Ahmed,Müsned, II, 235, 323, 372, 411. Nebe, 78/40.Zilzâl, 99/8. Buhârî,Mezâlim, 10, Rikâk, 48.11 Mevsılî,el-İhtiyâr, V, 85, 86. A’râf, 7/44.

Hayırla Kalın Allah'a Emanet Olun

Araştırmacı İlahiyatçı Eğitimci Yazar

Salih Kebapçı Twitter.com / @Salihkebapcii-Salihkebap1@gmail.com

10 Kasım 2018 Cumartesi

AİLE İÇİ KUL HAKKI


Allah Teâlâ’ya yaklaşma, O’nu yüceltme, dinin esaslarını veya toplum maslahatlarını gerçekleştirme özelliği bulunan haklara “Allah hakkı” veya “hukûkullah” denir.

Namaz, oruç, hac, zekât, cihad, iyiliği emretmek ve kötülüklerden menetmek, kurban kesmek gibi ibadetler Allah haklarındandır. Kur’an ve sünnette açıklanan had cezaları da hukûkullah kapsamına girer.

Umuma açık mescidler, yol, deniz ve nehir gibi topluma ait ortak kullanım hakları da Allah hakkı niteliğindedir. Allah hakları af, sulh veya kaldırma ya da düşürme ile düşmediği gibi, bunların başka bir bedelle değiştirilmesi de caiz değildir.

Ancak zaruret veya özür hallerinde İslâm’ın getirdiği kolaylıklar ve muaflıklar bunun dışındadır. Hasta veya yolcunun orucu kazaya bırakması, seferinin namazı kısa kılması, çok yaşlı veya sürekli hasta olanın oruç yerine fidye vermesi bu kolaylıklar arasındadır.

İnsanlar arasında cereyan eden birtakım haklara da “kul hakkı” denir. Bunlar kişilerin maslahatını korumayı hedef alan haklar olup, bazı hallerde bunların yerine bir bedel geçebilir veya hak sahibinin düşürmesi ile düşebilir.

Bir kimsenin mal varlığı üzerindeki tasarruf hakkı, satıcının satış bedelini, alıcının da satın aldığı malı kabzetme hakkı, evli kadının ve çocukların nafaka hakkı ile küçük çocuk üzerindeki bakım (hıdâne) hakkı veya velâyet hakkı “kul hakkı” niteliğindedir. 

Bu hak mal, can, ırz, nesil ve aklı korumak gibi genel nitelikli haklardan da olabilir.Kul haklarından bir bölümü af, sulh, ibra veya mubah kılma gibi yolla düşürmeye yahut başka bir bedele dönüştürmeye elverişlidir.

Meselâ bir kadın kocasından olan nafaka hakkını almaktan vazgeçebilir, bunda indirim yapabilir ya da bunu başka bir bedele dönüştürebilir. Anlaşma yoluyla bunlar caiz olur.

Ancak kişinin şahsına bağlı olan “özlük hakları” hak doğmazdan önce düşürmeye elverişli değildir. Evlenme, boşanma, nafaka, velâyet gibi hakları, bu hakların sahibi olan kimsenin önceden düşürmesi geçerli olmaz.

Buna göre bir kimse hiç evlenmemek veya bir kadın kocasından nafaka almamak üzere, henüz evlenmeden önce sözleşme yapsa, böyle bir hak düşürmesi geçerli olmaz. Yine bir babanın küçük çocuğu üzerindeki velâyet hakkını düşürmesi de böyledir.

Allah hakkına inandığı halde, bunları yerine getirmeyen “âsî mü’min” sayılır. Cenab-ı Hak onu dilerse affeder, dilerse azap eder. Kul hakkı insanlar arasındaki haklar olduğu için, bu konuda haksızlık yapan kimse tevbe ve istiğfar etmekle bu haklardan kurtulamaz. Hak sahibi ile helalleşmesi gerekir.

Aksi halde kıyamet günü hak sahibi hakkını ister. Allah Teâlâ’nın hak sahibini hoşnut ederek hakkından vazgeçirmesi dışında bu hakların düşmesi mümkün olmaz. 

Çünkü o dehşet gününde kişi kendini kurtarabilmek için, kimde hak alacağı varsa, bunu almaya çalışacaktır. Dünyada hakkı hukuku gözetmeyenler aile fertlerinin ahiretteki durumları Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır

İşte o gün kişi, kardeşinden, anasından, babasından, karısından ve çocuklarından kaçar. Çünkü o gün herkesin, kendine yetecek bir işi ve meşguliyeti vardır!” Abese/80

Çocukların geçim masrafları, erkek çocuğu meslek sahibi olup kendi geçimini sağlayacak duruma gelinceye, kız çocuğu ise evleninceye kadar babalarına aittir.

Anneleri, geliri bulunsa bile bu masraflara katılmaya zorlanamaz. Kendiliğinden katılırsa bu onun ahlâkının güzelliğinden olup, bundan dolayı sadaka ecri alır.

Kur’an’da şöyle buyurulur: “Eğer (çocuklarınızı) sizin için, anneleri emzirirlerse, onlara emzirme ücretlerini tam olarak veriniz.” Bu ayet, çocuğun nafakasının babaya ait olduğunu gösterir.

Nitekim, Ebû Süfyan’ın karısı Hind binti Utbe’nin sorusu üzerine, Hz. Peygamber, Ebû Süfyan’ın malından kendisine ve çocuklarına yetecek kadarını ma’rûfa göre alabileceğini bildirmiştir

Erkek veya kız çocuklarının kendine ait mal ve geliri bulunursa, geçim masrafları öncelikle kendi gelirlerinden karşılanır.

Ebû Hüreyre’den rivâyete göre, yanında 5 dinarı olan birisinin, bunları hangi sıraya göre harcaması gerektiğini sorması üzerine, Allah’ın Rasûlü, önce kendi ihtiyacına, sonra eşine, sonra çocuklarına, sonra hizmetçisine, sonra da uygun bulacağı bir yere harcamasını bildirmiştir.

Ana baba yoksul düşer veya yaşlanıp çalışamaz olursa, ilgi ve bakım yükümlülüğü çocuklara aittir. Kur’an’da şöyle buyurulur

Rabbin ancak kendisine ibadet etmenizi, bir de ana babaya iyilikte bulunmanızı emretti.” “Bana ve ana babana şükret.”

Eğer ana baban, seni hakkında bir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Bununla birlikte bu dünyada onlarla iyi geçin.”

Ashâb-ı kiramdan birisi, izinsiz olarak oğluna ait bir maldan almıştı. Oğlunun şikâyeti üzerine Allah’ın elçisi şöyle buyurmuştur

Sen ve malın babana aitsiniz.” Ancak ana babanın çocuklarının malı üzerindeki bu hakkı, yoksul ve muhtaç duruma düşmeleriyle sınırlandırılmıştır.

Çünkü miras ayetleri inince,ana babanın, ölen çocuklarının malları üzerindeki hakları belirlenmiş ve buna bir sınır getirilmiştir. Buna göre ana babanın, çocuklarından nafaka isteyebilmesi için yoksul olmaları gerekir.

Aksi durumda geçim masrafları kendi mal ve gelirlerinden karşılanır. Yine nafaka yükümlüsü olacak çocuk ve torunun da bunu vermeye gücünün yetmesi gerekir. Güç yetme ya zengin olmakla veya çalışıp kazanma gücüne sahip olmakla gerçekleşir.

Ana baba sağlıklı olup, çalışmaya gücü yetse bile, yoksul durumda olunca çocuk ve torunlarından geçim desteği alabilir. Bu duruma göre ana baba ve eş dışındaki hısımlar zengin olur veya çalışmaya gücü yeterse kendilerine nafaka yardımı yapmak gerekmez.

Bir erkek kendisi yoksul da olsa, ana babasına ve eşine bakmakla yükümlüdür. Bunun dışındaki hısımların geçim masraflarını karşılaması, zengin olması veya çalışıp kazanma gücüne sahip bulunması durumunda gerekli olur.

Ancak Mâlikîler’e göre yoksul olan çocuk, çalışıp kazanma gücüne sahip olsa bile ana babasına nafaka vermesi gerekmez.

Câbir (r.a)’ın naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: “Sizden biriniz yoksul düşerse, önce kendi ihtiyaçlarını karşılasın. Bundan artarsa aile fertlerinin ihtiyaçlarına sarf etsin, yine artarsa diğer hısımlarına harcasın.”

Mâlikîler’de tercih edilen görüşe göre ise, ana baba çalışmaya gücü yetince çocuklarından nafaka isteyemez.

İslâm dini, doğan her çocuğu cinsiyet ayırımı yapmadan eşit tutmayı ister. Allah adaletlidir, insanların da adaletli davranmasını emreder.

Nitekim İslâm gelmezden önce insanların kız çocuklarını hor görmesi, hatta onları diri diri toprağa gömme uygulaması Kur’an’da şöyle kınanır “İnsan, diri olarak toprağa gömülen kız çocuğunun, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü konusunda sorguya çekildiğinde!”

Enes İbn Mâlik (r.a)’ten rivayete göre, bir adam çocuğunu öperek dizine oturtmuştu. Daha sonra gelen kız çocuğuna ise aynı ilgiyi göstermeyip önüne oturtunca, olayı izleyen Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Çocukların arasında ayırım yapmadan adaletli davranın.”

Erkek çocuklarına göre daha çok korunmaya ve şefkate muhtaç olan kız çocukları için çeşitli hadisler vardır. Bazıları şunlardır: Ukbe İbn Âmir (r.a)’ten, Rasûlüllah (s.a.s)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir

Kimin üç kız çocuğu olur, onlara gücünün yettiği ölçüde sabreder, yedirir, içirir ve giydirirse, bunlar kendisi için kıyamet gününde ateşe karşı bir perde olurlar.”

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a)’ten rivayete göre, Nebî (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Kimin üç kızı veya üç kız kardeşi olur, bunları eğitir, evlendirir ve kendilerine iyi davranırsa cennete girer.”

Hz. Peygamber Sürâka İbn Mâlik’e şöyle demiştir: “Sana en üstün sadakayı haber vereyim mi? Boşanmak veya kocası ölmek suretiyle sana dönen ve senden başka sığınacağı kimsesi olmayan kızına sahip çıkmandır.”

Sevgi, ilgi ve davranıştaki eşitlik yanında, sağlığında iken mal bağışı konusunda da çocuklar arasında bir ayırım yapmamak gerekir.

Aksi halde aile içinde fitne çıkar, bu durum sıla-i rahmin kesilmesine yol açar.

Ashab-ı Kiramdan Beşir İbn Sa’d, oğlu Numan b. Beşir’e mal bağışlamak istemişti. Hanımı Amra binti Ravâha, yapılan bağışa Hz. Peygamber’in şahit gösterilmesini, yani Hz. Peygamber’in onayının alınmasını istedi.

Hz. Peygamber, diğer çocuklarına da benzer şekilde bağış yapıp yapmadığını sorunca, “hayır” cevabını aldı. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü, “Allah’tan korkunuz ve çocuklarınız arasında adaleti gözetiniz.” buyurdu. Bunun üzerine aile bu bağışı yapmaktan vazgeçti ve malı geri iade etti.

Miras konusunda kız çocuğu erkek kardeşi ile birlikte mirasçı olunca, onun yarısı kadar pay aldığı halde, bağış konusunda kız-erkek ayırımı yapmaksızın eşit muamele edilmelidir.

Hayırla Kalın Allah'a Emanet Olun

Araştırmacı İlahiyatçı Eğitimci Yazar

Salih Kebapçı Twitter.com/@Salihkebapcii-Salihkebap1@gmail.com


8 Kasım 2018 Perşembe

KUL HAKKI İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER


Cenâb-ı Hakk’ın kullarına bahşettiği bir hakkı çiğnemek, büyük günahlardandır Yüce Rabbimiz kendisine karşı işlenen hatâ ve günahları affettiği hâlde kul hakkını bunun dışında tutmuştur. 

Kul hakkını affetmeyi, zulme uğrayan kulunun irâdesine bırakmıştır. Dolayısıyla, herhangi bir kul hakkı sebebiyle tevbe edecek olan kişinin, evvelâ hakkını yediği kimseden helâllik alması şart koşulmuştur.